Kaslowski: “Dünyanın yeni düzeni inşa ediliyor”

Kaslowski, “Küresel düzeydeki bu yeşil ekonomi dönüşümünün gerekleri ile ülke ekonomimizin yapısal nitelikleri arasındaki açığın büyümesine izin veremeyiz. Çevresel, toplumsal, ekonomik sürdürülebilirlik için kalıcı çözümler getirmeliyiz.” dedi.

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski, “Dünya ekonomisinde, geçmişe göre çok farklı dinamiklerin harekete geçtiğini görebiliyoruz. Dünyanın yeni düzeni, belli ki inşa ediliyor. 2021 de gelecek 10 yılın temel taşlarının döşeneceği yıl olacak. Türkiye’nin, bu tarihi anı, fırsat ve risklerini iyi değerlendirmesi lazım.” dedi.

TÜSİAD’ın Olağan Genel Kurul Toplantısı’nın açılışına video konferans yöntemiyle katılan TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Kaslowski, yeniden yükselişe geçen salgına rağmen Genel Kurul’a katılanlara teşekkürlerini iletti.

Bundan sonraki toplantılarda, büyük çoğunluğunun aşısını yaptırmış olduğu, daha samimi koşullarda bir araya gelebilmeyi dileyen Kaslowski, şunları kaydetti:

“Her şeyden önce, geçtiğimiz yılın ve bugünün asıl kahramanlarına, canla başla çalışarak, aralarından çok da kayıp vererek emsalsiz bir özveride bulunan sağlık çalışanlarına, şiddete maruz kalma ve bakım yükü daha da artan kadınlara, pandemi yasaklarının psikolojik yükünü çeken yaşlılara ve çocuklara, dayanışmanın en güzel örneklerini veren ailelere ve komşulara şükranlarımı sunuyorum. Pandeminin aramızdan alıp götürdüğü insanlarımıza ve erkek şiddetine maruz kalarak hunharca katledilen tüm kadınlara da Allah’tan rahmet diliyorum.

Bu dönemde hepimize umut veren gelişmeler de yaşadık. Almanya’da yetişmiş Özlem Türeci ve Uğur Şahin, doğru koşullar yaratıldığında, uygun ortam sağlandığında Türk kadınlarının, bilim insanlarının neler yapabileceğini tüm dünyaya gösterdiler. Türkiye’nin ve insanımızın imajını da hiçbir lobi şirketinin, hiçbir halkla ilişkiler kampanyasının başaramayacağı derecede yükselttiler. Onlara da ayrıca teşekkür etmek isterim.”

Kaslowski, TÜSİAD’ın bu yıl 50’nci kuruluş yıl dönümünü idrak edeceklerini, Cumhuriyet’in yarı yaşında sayıldıklarını aktararak, kuruldukları dönemin Türkiye açısından bir kriz dönemi olduğunu söyledi.

TÜSİAD’ın kuruluşundan bugüne kadar, toplumun kalkınmasını ve ilerlemesini ilgilendiren önemli konularda hep bu anlayışla hareket ettiklerini ifade eden Kaslowski, dünyanın evrildiği yönü anlamaya çalışarak tespitleri, dilekleri, önerileri toplumla ve yetkililerle paylaştıklarını, bu görüşleri uzmanların bilgilerine, bilimsel araştırmalara dayandırarak ortaya çıkarıp, savunduklarını, Türkiye açısından uzun sayılacak bir sürede kurumsal kimliği de net bir şekilde oluşturduklarını dile getirdi.

TÜSİAD’ın 50 yıllık yolculuğunda pek çok önemli olay yaşandığını anımsatan Kaslowski, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Kuruluşumuzun yirminci yılında Sovyetler Birliği dağıldı. Bu gelişmenin anlamını sanırım Türkiye’de en iyi kavrayan kurumlardan birisi, belki de önde geleniydik. Sosyalist dünyanın devinin sonunun gelmesiyle, dünyada yepyeni bir dönemin açıldığını, Türkiye’nin buna ayak uyduramadığı takdirde hak ettiği konumlara gelemeyeceğini düşündük. Bu düşüncelerimizi sıklıkla dile getirdik. Vatandaşlık haklarımızın, özgürlüklerimizin korunmasının ve genişletilmesinin, bu yeni dönemde ne kadar gerekli olduğunu bıkıp usanmadan tekrarladık.

30’uncu yılımızda Cumhuriyet tarihinin o güne kadarki en derin ekonomik krizini yaşadık. Türkiye 1990’lı yıllarını eski modelde direterek geçirdi. Dönemin siyasetçileri kendilerini rahat hissettikleri bu sistemi değiştirmek istemediler. Tüm uyarılara rağmen bu çarkların bu şekilde dönmeyi sürdüremeyeceğini kabullenmediler. Bu tutum krizi kaçınılmaz kıldı. O günlerde yapılan konuşmalara, verilen beyanlara baktığımızda, daha sonra yöneticilerin de benimseyeceği ve Türkiye’ye neredeyse lig atlatan uygulama önerilerini, sürekli gündemde tuttuğumuzu görüyoruz.”

Kaslowski, TÜSİAD’ın 40’ıncı yılında, dünyanın 2008 krizinin şoklarını tam olarak atlatamadığını, Türkiye açısındansa büyümenin itici güçlerinden Avrupa Birliği üyelik sürecinin giderek akamete uğradığını, içeride bu konudaki heyecanın söndüğünü anlatarak, “Avrupa Birliği üyeleri sözlerinin arkasında durmamış, al ver ilişkisi kalıbına giden yolun taşları döşenmişti. Devamında 2011 yılı aynı zamanda tüm dünyada Orta Doğu bölgesiyle ilgili umutların kabarmasına, bir dönüşüm anının geldiğine inanılmasına yol açan, Arap isyanlarının da yılıydı. Tüm dünyada, bu büyük halk hareketlerinin sonucunda kurulacak yeni düzenlerin, laik ve demokratik Türkiye’yi model almasının ümit edildiği ve bu beklentinin dillendirildiği yıldı.” diye konuştu.

“Küresel durgunluk bu yıl aşılacak gibi duruyor”

Simone Kaslowski, 50’inci yıllarının ise salgın nedeniyle dünyanın çok boyutlu bir krizden geçtiği, iklim değişikliği felaketinin tüm haşmetiyle kendisini gösterdiği bir döneme denk geldiğini belirterek, “Yine de bilim insanları sayesinde, aşıların çok kısa sürede üretilebilmesinin sağladığı ivmeyle, küresel durgunluk bu yıl aşılacak gibi duruyor. 2021 yılı, dünya ekonomisinde büyüme sinyallerinin hızlandığı bir yıl olarak başladı. Tabii bu arada, pandemi nedeniyle teknolojinin hayatımızdaki hükmünün arttığı, iş hayatında zaman ve mekân kullanımının dönüştüğü bir aşamaya geldik.” dedi.

Küreselleşmenin, salgının öğrettikleri ile başta tedarik zincirlerinin kısaltılması olmak üzere yeni arayışlara yoğunlaştığını, Süveyş Kanalı’nda trafiğin tıkanmasının nasıl bir maliyete yol açtığının görüldüğünü, bu tıkanıklığın uzamasının, dünyanın pek çok yerinde, üretim duruşlarına yol açabileceğini aktararak, şunları kaydetti:

“Uzun zaman sonra refahın/gelirin adil ve eşit paylaşımı meselesi de hükümetlerin gündeminde baş köşeye yerleşti. Tüm bu bozulmanın üstüne, enflasyon korkusu kendini tüm dünyada hissettirmeye başladı. Pandeminin daha da derinleştirdiği eşitsizlikler, yoksullukta gözlenen dehşet verici artış bu meselenin daha fazla göz ardı edilemeyeceğini gösterdi. ABD’de yeni yönetimin 1,9 trilyon dolarlık sosyal demokrat renkler taşıyan paketinin yaratacağı ivme, dünya ekonomisinde de olumlu etkiler yapacak. Büyüme konusundaki olumlu etki, fonların artan faizler nedeniyle ABD’ye kayması, enflasyonist baskı gibi başka sonuçlarla, yükselen piyasalar üzerinde olumsuz etki yapabilir.

Dünya ekonomisinde, geçmişe göre çok farklı dinamiklerin harekete geçtiğini görebiliyoruz. Dünyanın yeni düzeni, belli ki inşa ediliyor. 2021 de gelecek 10 yılın temel taşlarının döşeneceği yıl olacak. Türkiye’nin, bu tarihi anı, fırsat ve risklerini iyi değerlendirmesi lazım. Pandemi yılında kredi genişlemesine bağlı olarak gerçekleşen istisnai büyüme ile enflasyonist baskıların arttığı, işsizlik sorununun devasa boyutlara eriştiği, hem faizin hem kurun yükseklerde seyrettiği bir ekonomik ortamda yaşıyoruz.”

İşsizliğin, toplumun bugününü ve geleceğini korkutucu şekilde tehdit ettiğini belirten Kaslowski, “Bunun yanında geçmiş 10 yılın küresel ölçekteki kolay finansman koşulları, giderek ortadan kalkıyor. Rezervlerimiz azaldı. İşte böyle bir dönemde hükümetimiz yeni bir ekonomi paketiyle piyasalara olumlu mesaj vermeye çalıştı. Bu çabayı olumlu karşılıyoruz. Atılması planlanan adımların, somutlaştırılarak paylaşılması ve rakamsal hedeflerin netleşmesi, programı daha verimli ve kredibilitesi daha yüksek hale getirecektir. Bir reform sürecinin olmazsa olmazı olarak gördüğümüz hesap verilebilirlik, ancak bu şekilde anlam kazanacaktır. Geçtiğimiz 3 yılda, benzer programların ve eylem planlarının açıklandığına tanık olduk. Bunların istenen sonuca ulaşamadığını da üzülerek gözlemledik.” şeklinde konuştu.

“TL’ye, kaybettiği güveni mutlaka yeniden kazandırmalıyız”

TÜSİAD Başkanı Kaslowski, geçen hafta Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından kamuoyu ile paylaşılan reform uygulama programının üç aylık sürelerde reel kesimle, STK’larla birlikte takip edilmesinin kritik öneme sahip olduğunu, böylece hem uygulamanın hem de sürecin somutlaştırmış olunacağını söyledi.

İstikrarlı büyüme hattına oturulması için ana hatları ve gereklilikleri herkesçe bilinen yapısal reformların bir an önce hayata geçirilmesinin şart olduğuna işaret eden Kaslowski, şunları kaydetti:

“Aksi taktirde had safhaya varan işsizliğin de etkisiyle, alım gücündeki azalma, enflasyonun yükselmesi, büyümenin finansmanı gibi temel sorunların çözülmesi mümkün değildir. TL’ye, kaybettiği güveni mutlaka yeniden kazandırmalıyız. Aksi halde krizden çıkışımızın çok zorlaşacağı kanısındayız. TL’nin zayıflığı bizi de dışsal şoklar karşısında sürekli zayıf bırakacaktır. Bu hedefe yönelik olarak bugüne dek titizlikle korunan bütçe dengesine daha fazla dikkat etmek, daha önce ülkemize büyük sıkıntılar yaşatan ikiz açık ortamına, dönmemek gerektiğini düşünüyoruz.

Bu bağlamda gıda enflasyonunun özel olarak ele alınmasının, tarım sektörünün sorunlarını gündeme getirecek ve kalıcı olarak çözecek bir programın da hazırlanmasının gereğine inanıyoruz. Bu konularda hazırladığımız kapsamlı raporun yetkililerce değerlendirileceğini umuyoruz. Reform Programında bu yönde öngörülmüş adımların takipçisi olacağız. Gıda enflasyonu ve işsizliğin, artması ve yayılması, eğer önlem alınmaz ise toplumumuza çok zarar verecektir.”

“Ekonomi sadece ekonomiden ibaret bir mesele değil”

Simone Kaslowski, ekonominin sadece ekonomiden ibaret bir mesele olmadığını, herhangi bir ekonomik programın başarısının o programın teknik özellikleri kadar bir ülkedeki yargı sisteminin güvenilirliği, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygının düzeyi, kurumların yetkinliği ve ülkenin eğitim sistemindeki seviyenin yüksekliğine bağlı olduğunu söyledi.

Verilen eğitimin kız ve erkek çocuklarını ve gençleri çağın gereklerine uygun bir tedrisatla yetiştirmesi, potansiyellerini gerçekleştirebilecekleri niteliklere sahip olmaları ve nitelikli işler bulabilmeleri açısından elzem olduğunu belirten Kaslowski, “Tıpkı o ülkenin üniversitelerinin güçlü özerk yapılarının, yüksek bilimsel kapasitelerinin, eğitimin özgür tartışma ve özgür düşünce ortamında yapılmasının elzem olduğu gibi.” dedi.

Kaslowski, özellikle 21. yüzyıl dünyasında kadınların haklarının tam anlamıyla hayata geçirilmesinin, onların şiddetten korunmasının öncelikli bir konu olduğunu ifade ederek, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Kadınların iş dünyasında ve aslında hayatın her alanında eşit muamele görmeleri hem her şeyden önce bir insan hakları meselesidir hem de bir ülkenin ekonomik cazibesini etkileyen unsurlardan birisidir. Bu nedenle bizzat Avrupa Konseyi bünyesinde tüm ülkelerce imzalanmış, Türkiye’nin öncülük de yaptığı, ilk imzacısı Türkiye olan ve dünyanın incisi şehrimizin adını taşıyan İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasını, daha önceki basın açıklamalarımızda da vurguladığımız gibi, düzeltilmesi gereken bir karar olarak değerlendirdiğimizi tekrarlamak istiyorum.”

Bütün bu kalkınma unsurlarının ön koşulunun bir ülkedeki istikrar olduğunu anlatan Kaslowski, “Yalnızca siyasi istikrardan değil kurumsal istikrardan bahsediyorum. Son 2,5 yıl içinde en önemli kurumlarımızdan TÜİK’in Başkanı 4, Merkez Bankası’nın Başkanı ise 3 kez değişmiştir. Demokratik hukuk devletlerinde kamusal alanda hizmet gören kişilerin atanması, görevden alınması, kısaca devlet personel rejimi, yasamadan aldığı güç ile yürütmenin uhdesinde olan bir konudur ve öyle olmalıdır. Zira hükümet, programı çerçevesinde, en uygun insan kaynaklarıyla amaçlarına ulaşmak isteyecektir.”

Kaslowski, bu tür görev değişikliklerinde, ancak şeffaflık ve hesap verilebilirlik dikkate alındığında piyasa ekonomisinin daha sağlıklı çalışmasının sağlanacağını belirterek, “Yatırımcılar bunun gerçekleştiğine kani olduğunda, yatırım ortamındaki iyileşme ile beraber, Türkiye yeniden yapılanan tedarik zincirlerinde hak ettiği yeri alacak, yatırım pastasındaki payı da artacaktır.” dedi.

İş dünyasının bir kesiminin, geçen yıl teorik düzeyde gündeme gelen bu tedarik zincirlerine dahil edilme meselesini kendi işlerinin akışı içinde gözlemleme imkânı bulduğunu belirten Kaslowski, “Aslında az önce değindiğim anlamda istikrarlı bir Türkiye’nin ne kadar cazip bir yatırım alanı olabileceğini gördük. Bu nedenle bıkmadan, usanmadan ekonominin düzgün işlemesi için gerekli olduğuna inandığımız şeffaflık, hesap verebilirlik, kuralcılık, kurumsal özerklik, çoğulculuk, istişare, mutabakat arayışı gibi konuların önemini vurgulamayı sürdüreceğiz.” diye konuştu.

Simone Kaslowski, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Geleceğin rengi, pandemiyle iyice açığa çıktı. İklim değişikliğinin, çevre tahribatının maliyeti tüm çıplaklığıyla sergilendi. Yeşil bir ekonomiyi, küresel ölçekte yaratmayı beceremediğimiz takdirde, dünyanın bu yüzyılı ancak zar zor çıkarabileceğini düşünenlerin sayısı hızla yükseliyor. İktisadi açıdan da AB’nin öncülük ettiği, ABD’nin Biden yönetiminde tüm iradesiyle katılıp kendi programını açıkladığı Yeşil Mutabakat, artık geleceğin yol haritasıdır. Çin, bu konuda da kendisini öne çıkararak sıfır karbon salınımı konusundaki zamanlama hedefini açıklamıştır.

İklim değişikliğinden en fazla etkilenen coğrafyalardan biri olan ülkemiz için, yeşil dönüşüm bir tercih değil gerekliliktir. Küresel düzeydeki bu yeşil ekonomi dönüşümünün gerekleri ile ülke ekonomimizin yapısal nitelikleri arasındaki açığın büyümesine izin veremeyiz. Çevresel, toplumsal, ekonomik sürdürülebilirlik için kalıcı çözümler getirmeliyiz. Türkiye’nin bu yeni çarkın dışında kaldığı, devletin bu işi önemsemediği, iş dünyasının şimdi masraf zamanı değil diyerek gerekli yatırımları ertelediği bir durumda kalamayız. Bu dönüşümün gereklerini yapmazsak, bırakın tedarik zincirlerinde imtiyazlı bir konuma erişmeyi, mevcut pazarlarımızı tutmakta dahi zorlanırız.”

Kaslowski, bu bağlamda 2021’in Türkiye’nin Paris İklim Anlaşması’nı onayladığı bir yıl olmasını, tüm taraflar için öngörülebilir bir çerçeve çizecek bir yol haritasına vesile olmasını diledi.

“(AB Konseyi’nin mutat bildirisi) Kabul edilmez buluyoruz”

TÜSİAD Başkanı Kaslowski, geçen hafta yaptığı ara zirvede, Türkiye ile ilişkilerini nasıl tanımlayacağını bir türlü kararlaştıramayan, yaptırım uygulama seçeneğini ABD’nin tutumuna göre erteleyen Avrupa Birliği Konseyi’nin, mutat bildirisini yayınladığını anımsatarak, “Yıllardır Türkiye’yi aday ülke olarak tanımlamayan Avrupa Birliği, bu kez de değerlendirmelerinde ve eylem planında ülkemizi aday kategorisinde tanımlamadı. Dert çıkaran ya da tehdit oluşturan bir komşu ya da rakip diye gördüğünü, AB açısından olumlu bir davranış izlediğinde mükafatlandırılacağı aksi halde yaptırımları devreye sokacağını açıklamış oldu. Biz bunu kabul edilmez buluyoruz.” diye konuştu.

Adaylık sürecinin, Türkiye’nin demokratik standartlarındaki gerilemeler kadar, AB’nin bazı üyelerinin, neredeyse müzakereler başladıktan hemen sonra bu sonucu engellemeye yönelik çabaları nedeniyle komaya girdiğini bildiklerini, o dönemdeki gelişmelerin, kurumsal tanığı olduklarını vurgulayan Kaslowski, şunları kaydetti:

“Ama bu durumun değişmez olmadığına, tarihin, coğrafyanın ve dünyadaki yeni güç dengesinin bu durumu er ya da geç değiştireceğine de inanıyoruz. Dolayısıyla, bizim açımızdan üyelik hedefi tedavülden kalkmış değildir. Türkiye ve AB’nin de taraflar bugünkü kimlik bunalımlarını atlattıklarında ilişkilerini farklı bir raya oturtmak isteyeceklerdir, eminim. ABD ile AB arasında bir önceki döneme göre hayli farklı bir ilişki modeli geliştirmeye çalışan Joe Biden yönetiminin yapacaklarını iyi izlemek gerektiği kanısındayız.

Transatlantik ilişkilerin yeni yapılanması içinde de Türkiye ile AB ve AB’nin üyeleri, birbirilerini daha iyi anlayarak, birbirlerinin kıymetini daha iyi bilerek ilişkilerini yeniden tanımlayacaklardır. Türkiye’nin, dünya barışına ve Transatlantik ilişkilerin çıkarlarına ne ölçüde katkıda bulunabileceğinin önemli bir işareti, Afganistan’ın geleceğiyle ilgili, Taliban ve hükümet arasındaki müzakerelerin Türkiye’de yapılacak olmasının bizzat ABD tarafından istenmesidir.”

AB bildirisinin Türkiye’ye yönelik şartlara göre ödüllendirme yaklaşımının her şeye rağmen olumlu tarafının bir “pozitif gündem”den de bahsetmesi olduğuna işaret eden Kaslowski, “Bunun hem ülke içinde hem de AB nezdinde takipçisi olacağız. Sayın Cumhurbaşkanı’nın haftalar önce dile getirdiği ‘geleceğimizi Avrupa’da görüyoruz’ hedefine tüm kurumlarıyla ve özellikle de yargısıyla uyan bir Türkiye zaten pozitif gündemin gerekliliklerini yerine getirmiş olacaktır. Hem AB hem Türkiye’nin Gümrük Birliği’nin güncelleştirilmesi için samimiyetle gayret sarf etmeleri, terörizm tanımındaki anlaşmazlıkların giderilmesi, çoktan sağlanması gereken vize muafiyetinin sınırlı değil genel bir kararla hayata geçirilmesi, ilişkilerin ilerlemesinde tabii ki önemli bir rol oynayacaktır.” şeklinde konuştu.

“Dünya düzeni yeni bir kuruluş anından geçiyor”

Simone Kaslowski, NATO içinde yer almanın Türkiye’nin çok güçlü bir güvenlik şemsiyesi altında kalmasını sağladığını, askeri gücünü geliştirmesine de katkıda bulunduğunu aktararak, “Avrupa Birliği içinde yer almak Türkiye’nin en gelişmiş ekonomiler ve demokrasiler içinde yer alması demektir. Bu açıdan Avrupa Birliği ve Türkiye ilişkilerinin seviyesinin düşürülmesi veya basit alışverişlere dönüştürülmesini kesinlikle kabul edemeyiz ve buna karşı mücadele edeceğiz.” dedi.

Avrupa Birliği’nin, Brexit sürecinde İrlanda Cumhuriyetiyle gösterdiği dayanışmaya benzer şekilde, Doğu Akdeniz’de de kendi üyeleri olan Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimiyle dayanışma göstermesinin şaşılacak bir durum olmadığını anlatan Kaslowski, “Ne var ki, Annan Planı’nı reddeden tarafın Rum kesimi olduğunun unutulması, Kıbrıs Türklerine yönelik doğrudan ticaret dahil yapılan vaatlerin yerine getirilmemesi ya da Kıbrıs-enerji meselelerinde sanki taraf değillermiş gibi davranılması ise şaşılacak ve kabul edilemeyecek bir durumdur.” diye konuştu.

Kaslowski, dünya düzeninin yeni bir kuruluş anından geçtiğini vurgulayarak, Türkiye’nin de bu kuruluş döneminde kendi yönelimi, stratejik kimliği ve iç düzeni hakkında kararlar vermesi gerekeceğini, her şeyden önce egemenliğin üzerine titremenin veya özerk dış politika izleyecek bir alana sahip olmanın ittifak üyesi olmakla çelişen bir tarafı olmadığını söyledi.

Tercihlerin de aslında net olduğunu ve Türkiye’nin 21. yüzyılda küresel düzende nasıl bir yere sahip olacağını bunların belirleyeceğini anlatan Kaslowski, şunları kaydetti:

“Diplomatik esneklik ve yapıcılık ile çatışmacılık, laiklik ve bilimsellikle hurafe, özgürlükçü ilkeler ile baskıcılık, doğayı sakınmak ile onu talan eden bir hoyratlık, kadınların eşitliğini benimsemek ile onları ikinci sınıflığa mahkum etmek, demokrasi ile otoriterlik, çoğulculuk ile çoğunlukçuluk, vatandaşlık hakları ile tebaacılık, hukukun üstünlüğü ve ifade özgürlüğü ile baskıcılık arasındaki tercihler, dünyada ve ülkemizde nasıl yaşayacağımıza dair tercihlerdir.

Artık yarım asrı devirmiş bir kurumuz. Temelleri, Mustafa Kemal Atatürk tarafından atılan, ilkelerine yürekten bağlı olduğumuz ve iki yıl sonra 100’üncü yaşını kıvançla kutlayacağımız Cumhuriyetimizin, temel ilkelerinden ve hedeflerinden vazgeçmeden ama onları çağa uydurmayı da beceren bir yaratıcılıkla yeni dünyada, ülkemizin hak ettiği yeri almasını istiyoruz. Bunu yapabilecek kapasitemizin, yaratıcılığımızın, irademizin olduğuna eminiz. TÜSİAD olarak dün olduğu gibi yarın da bu heyecan verici yolculuğun bir parçası olmaya devam edeceğiz.”

Bu arada, toplantı öncesinde Kovid-19 testi negatif çıkan Kaslowski, bazı semptomlar göstermesi nedeniyle Genel Kurul’a sorumluluk gereği fiziken değil, çevrim içi olarak katıldı.

Bir Cevap Yazın

Quzenler Kurumsal Tedarik Hizmetleri
%d blogcu bunu beğendi: